101. Yıl – Cumhuriyet Çocuklarının Sınavı
Türk halkı olarak inandığımız tüm değerlerin sınandığı şu günlerde, Kurtuluş Savaşı ve milli mücadele yılları çok aklıma geliyor. Muazzam bir lider ve kahraman bir milletin, vatan aşkı ve sonsuz fedakarlıklarla ortaya koyduğu eşsiz mücadele, zamanında bizi büyük bir işgalden kurtardı ve tarihin en mucizevi devrimlerinin hayata geçmesiyle sonuçlandı.
İstiklal mücadelesi ve devrimler ne kadar büyük bir hızla yapıldıysa, Cumhuriyet kurulduktan sonra sömürgecilerin Türk ulusunu içten yıpratma mücadelesi de o kadar hızlı başladı. Her türlü strateji, orantısız güç ve imkanları kullandığı halde, cephede büyük bir bozguna uğrayan düşman, vatanı için hiç düşünmeden canını ortaya koyan yürekli bir milleti, fiziksel güçle alt edemeyeceğini anlamıştı.
Farklı etnik köken, inanç ve kültürlerden oluşan muhteşem halkını eşitlikçi bir çatı altında toplayan Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonraki yıllarda, Türk halkı kendisine çizilen yolda canla başla ilerlemeye çalışırken, düşman da savaşına sessiz ve görünmez bir şekilde devam ediyordu. Bir daha böyle bir bozguna uğramamak için yapması gereken en önemli şey, Türk insanının içindeki vatan millet aşkını öldürmek, bu topraklardaki halkın birlik ve bütünlüğünü bozmaktı. Köklerinden ve özünden utanan, kendi halkını aşağılayan kuşaklar yetiştirilebilirse, kale içten fethedilirdi.
Atalarının zamanında cephede verdiği inanılmaz mücadelen gurur duyan nesillerin ortak hayali, onlara gösterilen üstün medeniyet yolunda yürümek, yapılan sıra dışı devrimleri layıkıyla yaşayan ve yaşatanlar olmaktı. Halkın büyük çoğunluğu dürüst, çalışkan, kanaatkar, vefakar ve fedakardı. Kadın erkek, çoluk çocuk, Çerkes Kürt demeden ona verilen tüm görevleri yapıyordu.
Düşman, elle tutulamıyor, gözle görülemiyordu. Millet kadar yürekli değildi, ama kurnazdı. Temiz kalplilerin yaşamadan anlayamayacağı hileleri vardı. Truva atı misali bir takım yapıların içine gizlenmiş, ülkede atını oynatıyordu. Toprakları parselliyor, kıyıları gasbediyor, adaleti yerle bir ediyordu. Çoluk çocuğun aklına giriyor, gençleri cephede uğradığı bozgunun intikamını almak için kullanıyordu.
Vatan millet aşkını, özünden ve köklerinden utanmaya; din ve imanı, yobazlığa; aydın olmayı, batı propagandası yapmaya ve kendi halkını aşağılamaya; eğitim öğretimi, programlama ve şartlandırmaya; dostluğu, çıkar ve menfaate; bolluk bereketi, görmemişlik ve gösterişe; birlik bilincini, haset ve güvensizliğe; dayanışmayı, kapışmaya dönüştürme peşindeydi düşman. Mayayı oluşturan kültür bozulmalıydı ki, bir daha birbirini böyle güçlü tutamasın, barış içinde özgürce yaşamanın hayalini bile kuramasın bu halk.
Böyle imkansız bir mücadelede milletini tek yürekte birleştirebilen o güçlü lideri hedef almak gerekiyordu. Yıpratarak, karalayarak olmuyordu, denemişlerdi. Halk, kendisine Cumhuriyet’i ve devrimlerle getirdiği, zamanın çok ötesindeki hak ve hürriyetleri hediye eden liderine sonsuz bir sadakat ve aşkla bağlıydı. Bu aşk üzerinden sınanacaktı Cumhuriyet çocukları.
Dehasının boyutlarını anlamadığı ve halkın gönlünde aldığı yeri silemediği lideri bir meta haline getirecekti düşman. Böylece onunla ilgili algıyı değiştirebilir, toplumu bu algı üzerinden yönlendirebilirdi. Atatürkçülük diye bir şey çıkardı. (Bilirsiniz, Türkçe’de -ci -cı ekleri genelde bir şeyleri satanlar için kullanılır.. çiçekçi, kitapçı, gibi.). Gerçek Atatürk’ü ve onun değerlerini bize unutturmak, bizi birbirimize düşürmek için yaratılan bu maske ustalıkla pazarlandı.
Cephede canıyla kanıyla tek yürekte birleşen halk, bir anda Atatürkçüler ve olmayanlar diye ikiye ayrıldı. Bir kısım korkuyordu devrim öncesi günlere dönmekten, korkusunun ötesini göremiyordu.. o yüzden hemen Atatürkçü oluvermişti. Diğer kısım da gördüğünü anlatamıyordu, çünkü çoktan ötekileştirilmiş ve çağdışı damgası yemişti.
Birdenbire şanlı Türk tarihinden, gurur duydugumuz tek liderimiz Atatürk, hatırlamak istediğimiz tek tarihimiz Cumhuriyet tarihi oluverdi. Atatürk ve Cumhuriyet’e olan sevgimizi kullanıp dünyanın en önemli uygarlıklarını kurmuş Türklerin, Cumhuriyet öncesi tarihini ve diğer efsane liderlerini unutturuverdi bize düşman.
Mu kıtası da dahil dünyadaki tüm ileri uygarlıkları, kültürleri, felsefeleri ve bilim dallarını araştırmış, vizyoner bir liderin üstün medeniyetlerle ilgili fikirleri Batı özentisi basit bir ideolojiye indirgendi. Batının temel hak ve hürriyetler ya da bilim ve teknoloji ile ilgili yapmış olduğu ilerlemeleri, halkına ilham olarak sunan lider birdenbire, “Batı ne diyorsa onu yapın” diyen düşmanın arkasına saklandığı bir maske haline geldi.
Bu maskeyi kullanarak Türk tarihi ve liderleriyle ilgili çarpıtılmış algılar yaratan, Batı’yı iyi, Türk’ü kötü gösteren programlamalar üretildi. Her gün, bizi kendimizden utandıracak kötü haberlerle desteklenen “bu ülkede yaşanmaz” muhabbetlerini sızdırıverdiler içimize. Böylesine zeki, çalışkan, kahraman bir millet, yaratılan algılara kanar, kendinden utanır, batılı olmaya özenir oldu.
Yıllar içinde Cumhuriyet çocukları, özendirildikleri batı memleketlerini daha yakından tanıma fırsatı buldular. Kurallar, bilim, teknoloji oldukça ileriydi o ülkelerde. Türk gençlerinin girişimcilikte, bilim ve teknolojide kapasitesini artırmasını, ülkesini ve kültürünü başka coğrafyalarda gururla temsil etmesini sağladı diğer ülkelerde gösterdiği varlık.
Ama bir sorun vardı. Demokrasinin timsali diye gösterilen bu ülkelerde de “üstün medeniyet” fikri meta haline getirilmişti. Batılı masum halklara da o fikri satmıştı görünmez düşman. Yoksa neden emekleriyle, vergileriyle savaş endüstrisini fonlasınlar, çoluk çocuklarını başka vatanlardaki masum halkları yok etmeye göndermek istesinler ki.. Nasıl bir insan varoluşu olabilir bu?
Ne yazık ki, Batı halkları da biz de birilerinden üstün olma arzumuza yenilmiş, görünmez düşmanın ötekileştirme tuzağına düşmüştük. Üstün medeniyet sınavı da tam olarak oradan gelmişti. Kendin için istediğini başkası için de isteyebilmekten, düşmanın kim ve ne olduğunu net olarak görebilmekten, kin ve kibirden arınıp insanlıkta buluşabilmekten.
Şimdilerde yaşadığımız mücadele de bana milli mücadelenin de ötesinde insanlığımızın kurtuluşu için verdiğimiz bir mücadele gibi geliyor. Daha çok bir frekans savaşı bu.. farklı bilinçlerin mücadelesi.. Düşmanın ne rengi, ne dini, ne ırkı, ne cinsiyeti, ne de kültürü var. İnsanlıkla savaşıyor. Farklı bir enerji. Görünmez, tutulmaz, her yerde. Sevgisiz, zorba, bencil. Hepimizin algısına yapışıyor, bizi korkuya ve utanca boğup düşük frekanslarda tutmaya çalışıyor.
Algılarını kontrol ettigi insanlar üzerinden korkulacak ve utanılacak olaylar yaratıp toplumsal algıyı yönetiyor. Satanik eylemler ve yayın organlarıyla ülkenin sokakları güvensiz, erkekleri cani algısı yaratıyor. Terör saldırılarıyla etnik köken üzerinden korku ve utanç salıyor.. Yediği içtiği ayrı gitmeyen vatan evlatlarının birbiriyle olan kardeşliği tekrar tekrar sınanıyor. Halkın büyük çoğuluğu iyi niyetli, masum, çalışkan ve ahlaklı olduğu halde en çok caniler göz önünde tutuluyor.. Çünkü algıyı kontrol etmek her şey demek bu bilinç savaşında.
Cumhuriyet çocukları olarak da bizim sınavımız, özümüze, bizi insan yapan değerlerimize dönmek.. kalp frekansında buluşabilmek.. Vatanımıza, değerlerimize, zihnimize, çoluğumuza çocuğumuza, gençlerimize sahip çıkmak.. Atalarımızın uğrunda her şeyini feda ettiği kurtuluş mücadelesini, bu vatan topraklarında ve Türk’ü gururla temsil ettigimiz diğer topraklarda birlik, bütünlük ve kardeşlik içinde yaşayarak onurlandırmak.
Sonrası da Atatürk’ün dediği gibi, “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh!”.